Ana Sayfa YAŞAM Yeraltımdan Türkiye’ye Notlarım

Yeraltımdan Türkiye’ye Notlarım

8049
0
Paylaş

Hiç Dostoyevski okudunuz mu ? Bence okumalısınız. Anlatış şekli ve komik olmayan ama güldüren esprileri ile harika bir yazardır. O aşkından bahsetmez. Kaçırır duygularını. Çeliştirir sözleri ile fakat en sonunda pekiştirir cümlelerini.

Benim amacım ney ?

Ya da yazma tarzım ney ?

İnanın tek amacım sizin zihniniz ile bütün olmak. Bir Dostoyevski olamam, gayem de bu değil zaten. Fakat farklılık yaratmak. Rasyonalist olmak…

Rasyonalist demişken, rasyonalist kime denir ? Ve rasyonalizm nedir ?

Bu soruların yanıtları değişkenler esasında değişir. Ancak genel hatları vardır. Rasyonalizmin tanımı akılcılıktır değil mi ? Akılcılık nasıl olur peki ? Akıl nedir ? Zeka ile akıl aynı şey midir ? Tabi ki değildir. Aklı olup da zeki olmayan, zeki olup da aklı olmayan milyarlarca insan. Hatta ikisinide olmayan insanlar.  Hepsi aynı gezegende. Aynı gökyüzüne bakıyor. Zeki olup aklı olmayan pış-pışlanarak devlet lideri olabiliyor. Geri kalanlar da onun arkasına sığınıyor. Bu insanlar aynı zamanda unutkan da. Anlamadığım nokta;  zeka ve aklın, hafıza ile alakası nedir ? Neden unutuyorlar ? Neden unutuyorsunuz ? Size yapılanı, sizin yaptıklarınızı…

Ah kardeşim ah ! Hep bu bilgisizlikten oluyor her şey !

Ama bakın önemli konu ise şu;

Bilgisiz olana sözüm yok, öğrenmek isteyene de. Benim kızdığım konu bu bilgisizliği üstün görmek.

Mesela bunun hayatta verebileceğim bir örneği, “İşte size bir insan portresi, tam olarak doğadan bütün gerçekliğiyle resmedilmiştir, o vardır ve her zaman varlığını sürdürecektir” diye bir ifade okumuştum.” I’homme de la nature et de la verité”, yani “gerçeğin ve hakikatin adamı”. Olabilir mi gerçekten ?

Bu mistisizmdir. Dostoyevski de bunu mistisizm olarak yorumlamıştır. “Kendisini, görüşünü her şeyden üstün görmek” demektir. Bu bir açıdan da anti-rasyonalizmdir. Fakat benim anladığım, mistisist kişilerin mistisist olmasının temelindeki sebep bilgisizlik. Siz siz olun bilgisiz olmayın. Bakın Dostoyevski der ki; “Bilincin en doğrudan, en haklı, en yakın meyvesi durağanlıktır”.  Şimdi bilinç ile bilgi ne alaka dedin. Öyle değil.

Bilgi, su gibidir. Susama güdün varsa susarsın ve sonunda su ister istemez gelir. Bunu şöyle de açıklayabilirim. Ya sen onu bulursun ya o seni. Oldu mu ? Bir saniye…  Daha net açıklasam belki daha iyi olur. Susadığınızda içgüdüleriniz sizi suya götürecektir. En mantıklı açıklama bu oldu sanırım. Eğer ki susama güdünüz yoksa, yani suya ihtiyacınız yoksa, su sizin için gereksiz bir obje, olgu ve materyal olur. İster istemez suya sizinle alakasız ve genel olarak gereksizmiş algısı oluşmuştur. Ve suya ihtiyacı olan kişiye, su içene bir zaman sonra kendinizden soyut, farklı ve enteresan bir şeymiş gibi bakmaya başlarsınız. Enteresan kelimesi değişebilir ve tartışılır bir özellik oldu. Değiştirebiliriz. Yerine gelecek ifadeler şunlar olabilir mesela; rakip, düşman, vatan haini, muhalif. Onlar bunu öyle tabir ediyorlar. Kısacası dostlarım, bilgiye ihtiyacınız varsa yani açlık çekiyorsanız ister istemez ulaşırsınız. Fakat açlık hissetmiyorsanız; bilgiyi, yanlış, günah, hata ve halk tabiri ile anarşiklik (!) olarak görürsünüz.

Bilinç ise bilginin, somutsal olarak sonuca indirgenmiş halidir. Bilinçli bir insan kavramı “kendinde” demektir. Fakat derin anlamı ise bilgililik ve farkındalıktır. Farkındalık ise;  ya güdüseldir ya da zihinsel. Güdüsel bilinçten kastım duyu organlarınız ile anlama-hissetme eylemidir. Yani gözünüze ışık tutulduğunda gözünüzü istemsel olarak kapatıyorsanız ve ya parmağın şıklatılması ile istemsiz tepki veriyorsanız bu güdüsel bilinçtir. Zihinsel ise daha derindir. Zihinsel anlamında düşünüp bilgililiği de eklerseniz gerçek “bilinç” kavramının tanımını sonuca indirgemişsiniz demektir. Biliciniz zayıfsa, kolay yara alır kolay devrilirsiniz. Aynı bağışıklık sistemi gibi, ne kadar sağlıklı beslenip, soğuktan korunursanız bağışıklık sisteminiz güçlenir ve hasta olmazsınız. Fakat neden virüslere karşı güçlü bir bağışıklık sistemimiz yok anlayamıyorum. Bir virüs salgını olur ve insanlar ölür. Bunun nedeni tıp alanında ki gerilik olamaz. Bağışıklığınız zayıf olmasa hasta olmaz ve ya ölmezdiniz.

Bağışıklık…

Genelde çoğu terimi somut anlamında veya soyut anlamında bakıyoruz. Mesela bağışıklık. Bir devlette halk ne kadar bilinçli ise o kadar bağışıklığı sağlam olur bence. Buna da bağışıklı ulus diyebiliriz. Peki halkın bağışıklığı nasıl artar ?

Tabi ki bilgili olarak. Okuyarak ve düşünerek.

Kur’an’ın ilk emri “oku” değil mi ? Diğer emir ise “düşün” değil mi ? Bakın düşünmek rasyonalistliğe giden ‘İnce’ bir yoldur. Bu yolu takip ederken felsefeye ve sosyolojiye rastlarsınız. Yolun sonuna geldiğinizde aktivist olur, pragmatikliğiniz ile başarı ihtimalinizi artırırsınız. Fakat değinmek istediğim nokta dincilik değil. Ve ya milliyetçilik. Bu tanımları ayrıca açıklayacağım elbette. Çünkü hakikati söyleyenler genellikle dışlanır, soyutlanmaya ve ya sindirilmeye-devredışı bırakılmaya çalışılır. Benim fikirlerimi inkar edemezsiniz. Neden mi ? Çünkü bilinçaltınız bunun doğru olduğunu biliyor ve bu sebeple onlara karşıt olanı yaftalıyor, dışlıyor ve sindirmeye çalışıyorlar. Ayrıca görüşlerim sosyolojiye yani toplum bilimine uygun olması nedeniyle ister istemez karşı gelemiyorlar. Bu da onların/sizlerin teslimiyetidir. Bu doğru bir teslimiyettir. Çünkü aklınız size oyun yapmıyor onun doğruları nettir. Kabul ediyor. Peki yanlış teslimiyet nedir ? Ne ile açıklanır ?

Dünya üzerinde ki hangi görüşe bakarsanız bakın, en hataya ve yanlışa açık görüşler Dincilik ve Milliyetçiliktir. Milliyetçilik bana göre entelektüel bir görüş statüsüne giremez. Uygun değildir. Tabi, görüşü hangi bakış açısından değerlendirdiğinize de bağlı bir durumdur bu. Milliyetçiliğin ortaya çıkışı nasıl olmuştur ? Ve ya herhangi bir zaman dilimi verebilirmisiniz ? Fransız İhtilali somut bir donedir değil mi ? Fakat asırlar öncesinde başlamış bir görüştür milliyetçilik. Hatta daha da fazlası. Her zaman menfaat vardır ama işin içinde. Hitap edilen şahısları ve ya topluluğu birleştirmek, birleşmenin etkisiyle prim elde etmek. Bu illa maddi olacak diye bir kaide de yoktur. Fakat dediğim gibi; ya şahısların ya da devletlerin menfaati için ortaya atılmış bir görüştür. Bazen bu görüş devleti sıkıntıya sokabilir. Hatta şahısları bile sıkıntı içerisine sürükleyebilir. Eğer milliyetçilik yapılacaksa ve ya ‘doğru milliyetçilik’ diye sınıflandıracağımız bir görüş varsa bu ‘subjektif milliyetçiliktir’. Subjektif Milliyetçilik ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ümüzün bize bıraktığı anayasamızda bulunan m.66”Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ifadesidir. Yani şunu söylemek istiyorum “Ne mutlu Türküm diyene”

Dincilik ise tamamen siyaset ve devlet işlerinde bir materyal olarak kullanılamaz. Çünkü Milliyetçiliğin bir alt sürümü gibi bir görüştür. Şöyle bir örnek vermek gerekirse ; yanınıza sakallı, cübbeli ve kendini din ile ilgili yoğun bir donanıma sahip gibi gösteren birisi gelse diyalog ve ya triyalog içerisine girseniz. Eğer din ile ilgili bir felsefeniz ve donanımınız yok ise istemsiz bir şekilde muhafazakar duygularınız kabaracaktır. Söylediği her söze inanabilirsiniz de. Bunun ne kadar kötü bir durum olduğunu Türkiye siyasetinden de, gündemden de anlayabilirsiniz. Bunun için bilinçli yani “Bağışıklı ulus” istiyoruz. Ulus bağışıklı olursa gelecek liderler de ‘bağışıklı’ olacaktır. Olması gereken de bu değil mi ?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here